Akademik Yükseltmelerde Blog tutma zorunluluğu getirilsin
Akademik Yükseltmelerde Blog tutma zorunluluğu getirilsin
Uzun zamandır yazmak istediğim konu hakkında artık yazmak vacib oldu. Bir arkadaşım, ismini söylememeye söz verdiği, Boğaziçi Üniversitesinde bir profesörün kendisinden birkaç saatlik ders aldığını söylemişti. Dersin konusu da neydi dersiniz? ‘email nasıl kullanılır?’. Duyduğumda vay be demiştim. Ama aşağıdaki yazıyı okuyuncaya kadar bu konuda başka olay duymadığımdan yazmaya cesaret edememiştim.
Evet demek ki böyle profesörler de varmış. Üniversitelerimizin ne halde olduğunu gösteren acı bir tablo. Genç öğretim üyelerine atamalar ve akademik yükseltmelerde bir amuda kalkmalarını, ağzıyla kuş tutmalarını istemedikleri kalmış bu profesörlerimiz bırakın email göndermeyi ATM’den parayı bile çekemiyorlarmış.. Bence bu tür profesörlerden kurtulmak için tüm öğretim üyelerine en azından blog tutma zorunluluğu getirilsin.
Yazı aşağıdadır….
——
ATM’den Para Çekemeyen Profesörler - Basından
Biliyordum da, yazmaya utanıyordum.
Fakat bir araya geldiklerinde hep bir ağızdan bunu övünme konusu yaptıklarına şahit olunca, kulaklarıma inanamadım. Doğrusu bu kadarını da beklemiyordum.
Bilginin üretilmesinde, teknolojinin kullanılmasında ve bunu yaparken de çevreye örnek ve önayak olunmasında model olması gerekenler, çağın dışında kalmayı övünülecek bir hasletmiş gibi yansıtmaya başlamışlarsa ben daha ne diyeyim.
Perşembe akşamı, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür A.Ş. Genel Müdürü Sayın Nevzat Bayhan’ın Esma Sultan Yalısı’nda Türkiye’nin önde gelen sanat ve kültür camiasına verdiği iftar yemeğindeydik. Mekân seçimi, davet sahibi kuruma yakışan güzellikteydi.
Davet ramazan ayının tam ortasına, yani ayın mehtap halini aldığı bir geceye denk gelince, Boğaz Köprüsü’nün tam ortasından giderek yükselen ayın Boğaz sularında oluşturduğu yakamozu görmenizi isterdim. Buna bir de ışıklandırılmış Boğaz Köprüsü’nün göz kamaştırıcı görüntüsü eklenince, hakikaten seyrine doyumsuz bir manzara çıkıyor karşınıza… Ben bu kente bayılıyorum.
Neyse, konuyu dağıtmayalım. İstanbul denilince zaten dağılıyorum. O gece sohbet sırasında dinlediklerim karşısında zihnim allak bullak olunca, kendime gelmemi sağlayan ve “dert etme, bunlar da gelir geçer” dedirten de yine o Boğazın eşsiz manzarası oldu.
Övündükleri şeye bak…
Efendim konu şu: Davetliler kendi aralarında kart alışverişi yaparken, yanında kartviziti bulunmayan bir davetli Türkiye’nin tanınmış profesörlerinden birine “Hocam ben size iletişim bilgilerimi e-maille atarım” dedi. Hoca ne dese beğenirsiniz. “İyi ama evladım ben bilgisayar kullanmasını bilmem ki… Bilgisayarın daha bir tuşuna bile basmadım.” Ben bu sözler karşısında, “zaten yaşını başını almış, herhalde gerekmiyordur” diye düşünürken, bir başka tanınmış profesör, “Valla ben ATM’den maaşımı bile çekemiyorum. Kimi zaman asistanlardan, kimi zaman öğrencilerden, kimi zaman bizim kapıcı Necmi’den rica ediyorum” deyince, diğerleri de cesaret bulmuş olacak ki, masada oturan profesörlerden birçoğunun bilgisayarla aşinalığı olmadığı anlaşıldı.
Bilgisayarsız olmaz mı? Elbette olur. Ama ne olur, o önemli… Bu isimler Türkiye’nin tanınmış profesörleri ama uluslar arası bilim camiasında yerleri ne durumda bunu sorgulamak lazım. İnsanı önündeki tuşlara basarak dünyaya taşıyan teknolojik aygıtla aşinalığı olmayanların, dünya bilim camiası ile sıkı fıkı irtibatları olması ne derece mümkün? Parmakları bilgisayarın tuşlarına değmeyen ve yayınları internet ortamına taşınmayan hocaların ürettikleri akademik yayınların uluslar arası dolaşımda yer alması ve dünya bilim literatürüne katkı yapması nasıl olacak ki?
Gençlerin önünü açın…
Sadece akademik camiada değil, siyaset ve iş dünyasında da benzer şeyler yaşanıyor. Geçtiğimiz yıl Abbas Güçlü’nün programına katılan 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, bilgisayara hiç dokunmadığını ve cep telefonu sahibi de olmadığını söyledi.
Eski Başbakanlardan Bülent Ecevit, yaşının artık iyice ilerlediği ve sağlık durumun siyaset yapmaya müsait olmadığı düşüncesi ile DSP Genel Başkanlığını bırakmaya karar verince, önce 70 yıldır kullandığı Erika marka daktilosunu, 2003 yılı Ekim ayında ODTÜ Bilim ve Teknoloji Müzesi’ne bağışladı. Merhum Ecevit Başbakanken bile her şeyi bizzat yazardı. Bir gün Başbakan Ecevit’in özel kalem müdürü Zeynel Bey’le otururken, “gel, masanın altına bak ne göreceksin” dedi. Baktığımda daktilo gördüm. Dedi ki, “Ne olur ne olmaz, ola ki bir aksilik çıkar Sayın Ecevit’in daktilosu tutukluk yapar, burada her şey aksar ve kriz çıkar. Buraya yedek bir tane alıkoyduğumdan kendisinin haberi yok. Bir aksilik çıkarsa hemen önüne koyacağım” demişti.
Diyeceksiniz ki, yaşları zaten ilerlemiş, bilgisayar kullansalar ne olur kullanmasalar da… Mesele de o zaten… Parmaklarını klavyeye götürme cesareti gösteremeyenler, bilim ve teknoloji asrında ülkenin kaderinde kilit rol oynayan işlere imza atabiliyorlar. Teknoloji çağında ülkeyi yönetmeye talip olma konusundaki ısrarcılıklarından vazgeçemiyorlar. Çağı okuma konusunda treni kaçırmış olanlarla biz hangi çağı yakalayacağız. Diyoruz ki, eğer zor geliyorsa, zahmet edip bu saatten sonra bunları öğrenmeye çalışmayın ama gençlerin ve ülkenin de önünü tıkamayın.
Yeni kriterler…
Günümüzde alışılagelmiş tüm parametreler kökten değişiyor. Neyin nasıl tarif edileceği, yeniden tanımlanıyor. Ülkelerin gelişmişlik trendlerini belirleyen ölçütler yeniden belirleniyor. Düne kadar ülkelerin gelişmişlik düzeylerini tanımlamak için okuryazar oranına, çelik tüketimi gibi konulara bakılırdı. Günümüzde bilgisayarın günlük yaşamda ne kadar kullanıldığı sorusu önem kazandı.
Okuryazar olduğu halde, teknolojinin sunduğu imkânlardan yararlanamayan milyarlarca insan var. Okuryazarlık ölçütü yerini, “bilgisayar okuryazarlığı” kavramına bıraktı. Okuryazar olduğu halde örneğin, ATM’den para çekmeyi başaramayan, internetten bankacılık işlemlerini yapamayan ya da seyahat biletini alamayan kişiler, bilgi toplumunun bir parçası kabul edilmiyor.
Günümüzde ülkelerin gelişmişlik kriterleri arasında internet kullanıcı sayısı, e-ticaret hacmi, internet altyapısı gibi kriterler baş sıraya oturdu. İnternetten indirilen bilgi yükü, satılan kitap sayısı kadar önem kazandı.
106 yaşında öğrendi…
Bilgisayar kullanımı hayatın vazgeçilmezi haline gelmiş durumda. Nitekim bilgisayar kullanamamanın verdiği sıkıntıyı günlük yaşamda derinden hisseden Hindistan’ın Kerala eyaletinin Ernakulam bölgesinde yaşayan Rosakutty adlı 106 yaşındaki kadın, torunlarının bilgisayar kullanmasını izledikten sonra heveslenerek hükümetin açtığı bilgisayar kursuna yazılmış. Büyükannesini kursa götüren Puşkin, Rosakutty’nin bir saatlik ders sonrasında bilgisayar oyunu bile oynamaya başladığını söylüyor.
Bilgi toplumunda, bilginin temel özellikleri; sürekli üretilmesi, artış göstermesi; iletişim ağları içinde taşınabilir, paylaşılır olması, işgücü, sermaye ve doğal kaynakları ikame edebilmesi şeklinde açıklanıyor.
İyi ama tüm bunları bilgisayar kullanamayan profesörlerle nasıl yapacağız ki?
Bilen var mı?
Üniversitelerimiz kostüm mesaisinden computur mesaisine ne zaman geçecek?
